YAFTALAMANIN VE ELEŞTİRMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Eleştirmek, düşünsel gelişimin ve toplumsal ilerlemenin vazgeçilmez araçlarından biridir. Ancak eleştiri ile yaftalama arasındaki sınır aşıldığında, düşünsel bir faaliyet olmaktan çıkar; kişisel tatminin, önyargıların ve zaman zaman da örtülü bir üstünlük arayışının aracına dönüşür. Bir düşünceyi anlamaya çalışmak emek ister. Araştırmayı, sorgulamayı, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi ve gerektiğinde kendi düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmeyi gerektirir.
Oysa yaftalamak çok daha kolaydır. Bir insanı ya da kurumu birkaç kelimeyle tanımlamak, niyet okumak, kişiliğini hedef almak ve bütün birikimini tek bir davranışına indirgemek için derinlikli bir bilgiye ihtiyaç duyulmaz. Üstelik bu kolaycılık, kişiye geçici bir üstünlük ve haklılık duygusu da verebilir. Özellikle sosyal medyada, eleştirdiği kişinin sessizliğini kendi haklılığının kanıtı olarak görenlere sıkça rastlıyoruz.
Oysa suskunluk her zaman çaresizlik, kabulleniş veya yenilgi anlamına gelmez. Bazen insan, karşısındaki düşünceyi cevap vermeye değer bulmadığı için susar. Bazen de tartışmanın bilgi üretmeyeceğini, yalnızca karşılıklı kırgınlıkları büyüteceğini öngördüğü için geri çekilir.
Her söze cevap verebilmek bir yetkinliktir; hangi söze cevap vermemek gerektiğini bilmek ise olgunluktur.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele de bilgi ile kanaat arasındaki giderek belirsizleşen sınırdır.
Günümüzde arama motorları ve yapay zeka uygulamaları sayesinde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Bu gelişme, bireylerin araştırma yapabilmesi ve farklı konularda fikir geliştirebilmesi açısından son derece kıymetlidir. Ancak bilgiye erişim kolaylığı, o bilgiyi doğru değerlendirme yetkinliğini kendiliğinden kazandırmaz.
Birkaç makale okumak, kısa bir video izlemek veya yapay zekadan alınan bir cevabı tekrarlamak, herhangi bir konuda uzmanlık kazanıldığı anlamına gelmez.
Uzmanlık; sistematik öğrenmenin, uzun yıllara yayılan birikimin, uygulama deneyiminin ve gerektiğinde kendi bilgilerini sorgulayabilme disiplininin ürünüdür. Elbette uzmanlar da eleştirilebilir. Akademik unvanlar, mesleki kıdem veya yılların deneyimi hiç kimseye yanılmazlık ayrıcalığı kazandırmaz. Ancak bir uzmanın görüşüne itiraz etmek ile o görüşü yeterince anlamadan küçümsemek arasında önemli bir fark vardır.
Bilgi, eleştiri hakkımızı güçlendirir; bilgi eksikliğimizin farkında olmak ise eleştirimizin sınırlarını belirler. Bu noktada, eleştirinin amacını sorgulamak gerektiğine inanıyorum.
Gerçekten anlamak, bir yanlışı ortaya koymak, farklı bir bakış açısı geliştirmek ve ortak bir doğruya yaklaşmak için mi eleştiriyoruz?
Yoksa muhatabımızı itibarsızlaştırmak, ona üstünlük sağlamak veya kendi önyargılarımızı doğrulamak için mi?
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yalnızca kullanılan kelimelerde değil, eleştirinin arkasındaki düşünsel tutumda da kendisini gösterir.
Yapıcı eleştiri, kişiden çok düşünceye ve davranışa odaklanır. Gerekçelere, verilere ve somut örneklere dayanır. Muhatabına cevap verme, açıklama yapma ve gerektiğinde görüşünü değiştirme imkanı tanır.
Yaftalama ise çoğu zaman tartışmayı daha başlamadan bitirir. Çünkü kişiye yapıştırılan etiket, onun söylediklerini anlamanın önüne geçer.
Bir insanı dinlemeden kategorize ettiğimizde, artık onun ne söylediğini değil, zihnimizde oluşturduğumuz kimliğine uygun olup olmadığını değerlendirmeye başlarız.
Böylece eleştiri, düşünsel bir alışveriş olmaktan çıkar; karşılıklı önyargıların pekiştirildiği verimsiz bir mücadeleye dönüşür.
Elbette her görüşe katılmak zorunda değiliz. Hatta bazı düşüncelere güçlü biçimde karşı çıkmak, yanlış bulduğumuz davranışları açıkça eleştirmek ve gerektiğinde sert bir itiraz ortaya koymak da son derece meşrudur.
Ancak sertlik ile saygısızlık, kararlılık ile kibir, eleştiri ile aşağılama aynı şey değildir. Bir düşünceyi reddederken o düşüncenin sahibini küçük düşürmek zorunda değiliz. Bir yanlışı ortaya koyarken karşımızdaki insanın bütün kişiliğini mahkum etmek zorunda da değiliz.
Kendi adıma, en fazla düşünsel emek gerektiren işlerden birinin; anlamak için değil, yalnızca karşı çıkmak için dinleyen, bir düşüncenin bütününü kavramak yerine içinden birkaç kelime seçerek hüküm veren insanlarla sağlıklı bir iletişim kurmaya çalışmak olduğunu düşünüyorum.
Böyle durumlarda sabırlı ve soğukkanlı kalabilmek önemlidir. Ancak her tartışmayı sürdürmenin, her önyargıyı değiştirmeye çalışmanın ve her ithama cevap vermenin de bir zorunluluk olmadığını kabul etmek gerekir.
Çünkü insanın zamanı, dikkati ve zihinsel enerjisi sınırsız değildir.
Bunları yalnızca haklı çıkmak için sürdürülen tartışmalarda tüketmek yerine, karşılıklı öğrenmenin mümkün olduğu ortamlara yöneltmek çok daha anlamlı olabilir.
Sonuç olarak, eleştirmekten vazgeçmeyelim. Sorgulayalım, itiraz edelim, yanlışları ortaya koyalım ve gerektiğinde güçlü biçimde karşı çıkalım.
Ancak bütün bunları yaparken bilgiye, gerekçeye ve düşünsel dürüstlüğe bağlı kalalım.
Eleştirinin değeri, muhatabımızı ne kadar incittiğimizle değil, tartışılan meseleye ne kadar açıklık kazandırdığımızla ölçülür.
Unutmayalım ki bir insanı yaftalamak birkaç saniye, bir düşünceyi gerçekten anlamak ise bazen yıllar alabilir. Asıl düşünsel olgunluk, her konuda söyleyecek bir sözümüzün olmasında değil, hangi konuda ne kadar bilgi sahibi olduğumuzu ve ne zaman susmamız gerektiğini bilmemizde saklıdır kanaatindeyim.
Saygı ile
Serdar DURAT
