AYNI ÜLKENİN FARKLI GERÇEKLİKLERİ YÖNETİLEBİLİR BİR SORUN MUDUR ?
Bir toplumda birbirinden çok farklı, hatta kimi zaman birbirinin neredeyse tam karşısında duran ideolojilerin, siyasi partilerin ve politikaların az ya da çok taraftar bulabilmesi ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir.
Aynı ülkede yaşayan, ayni dili konuşan, aynı sınırları paylaşan, aynı ekonomiden etkilenen ve büyük ölçüde aynı ortak kaderin içinde bulunan insanlar nasıl oluyor da ülkenin sorunları, tehditleri, geleceği ve hatta “ulusal çıkarları” konusunda birbirinden bu kadar farklı paradigmalara sahip olabiliyorlar?
Nasıl oluyor da; birinin doğru dediğine diğeri yanlış, birinin ülkenin yararına gördüğüne diğeri ülkenin zararına diyebiliyor.
Bu sorunun cevabını yalnızca siyaset bilimiyle açıklamak güçtür. Sosyoloji, sosyal psikoloji, davranış bilimleri ve politik psikolojiyi birlikte düşünmek gerekir. Çünkü siyasal tercih yalnızca “Hangi politika daha doğrudur?” sorusuna verilen rasyonel bir cevap değildir. Aynı zamanda kimliğin, değerlerin, geçmiş deneyimlerin, ekonomik çıkarların, korkuların, aidiyetlerin ve bilgi kaynaklarının ortak ürünüdür.
İnsan önce düşünüp sonra mı taraf olur?
Klasik rasyonel insan modeli kabaca şöyle bir süreç öngörür:
Bilgi → değerlendirme → karar → siyasi tercih
Politik psikoloji ise gerçeğin çoğu zaman bundan daha karmaşık olduğunu gösteriyor:
Kimlik → değerler → tehdit algısı → bilgi seçimi → yorum → siyasi tercih → grup aidiyeti
İnsanlar yalnızca siyasi görüş sahibi olmazlar; zaman içerisinde siyasi görüşleri sosyal kimliklerinin bir parçası haline de gelebilir.
Henri Tajfel ve John Turner’ın geliştirdiği Sosyal Kimlik Kuramı, insanların kendilerini çeşitli gruplar üzerinden tanımladığını ve “biz” ile “onlar” ayrımını oldukça kolay oluşturabildiğini ortaya koymuştur. Üstelik Tajfel’in ünlü “minimal grup” deneyleri, insanların son derece önemsiz ölçütlerle oluşturulmuş gruplarda dahi kendi grubunu kayırma eğilimi gösterebildiğini göstermiştir. Siyaset söz konusu olduğunda bu mekanizma çok daha güçlü çalışabilir. Bir siyasi tercih zamanla yalnızca:
“Bu partinin politikalarını destekliyorum.”anlamına gelmekten çıkarak:
“Ben bu gruba aidim.”duygusuna dönüşebilir.
İşte bu noktadan sonra siyasi görüş değiştirmek yalnızca fikir değiştirmek değildir. Bazen kişinin sosyal çevresinden, alışkanlıklarından ve hatta kimliğinin bir bölümünden uzaklaşması anlamına gelebilir.
Aynı ülkeyi sevip farklı şeyler istemek mümkün mü?
Bana göre bu sorunun cevabı EVET dir.
Siyasi tartışmalarda yapılan önemli hatalardan biri, farklı önceliklere sahip insanların mutlaka farklı nihai amaçlara sahip olduklarını varsaymaktır.
İki insan ülkesinin güçlü, güvenli ve müreffeh olmasını aynı derecede isteyebilir. Fakat biri güçlü ülkeyi:
“güvenlik + egemenlik + güçlü devlet” üzerinden tanımlarken diğeri:
“hukuk + özgürlük + güçlü kurumlar” üzerinden tanımlayabilir.
Bir başkası ekonomik refahı, diğeri sosyal adaleti, bir diğeri kültürel devamlılığı öncelikli görebilir.
Jonathan Haidt ve çalışma arkadaşlarının geliştirdiği Ahlaki Temeller Kuramı da insanların zarar vermeme, adalet, sadakat, otorite ve kutsallık gibi ahlaki boyutlara farklı ağırlıklar verebildiklerini ileri sürmektedir.
Dolayısıyla iki insanın her ikisi de kendisini son derece ahlaklı, iyi niyetli ve ülkesine bağlı görürken birbirinin siyasi tercihini yanlış bulabilir.
Çünkü kullandıkları ahlaki terazilerin ağırlıkları aynı değildir.
Bu nedenle siyasi anlaşmazlığı doğrudan kötü niyetle açıklamak çoğu zaman yanıltıcıdır.
Siyaset yalnızca umutların değil, korkuların da rekabetidir.
Politik psikolojinin en güçlü açıklama alanlarından biri tehdit algısıdır.
İnsan davranışlarını yalnızca neyi elde etmek istediği değil, neyi kaybetmekten korktuğu da belirler.
Bir toplumsal kesim ülkenin güvenliğinin veya bütünlüğünün zarar görmesinden kaygılanırken başka bir kesim demokratik kurumların zayıflamasından endişe duyabilir.
Biri geleneksel değerlerin kaybolduğunu düşünürken diğeri çağdaş dünyadan uzaklaşmaktan korkabilir.
İlginç olan şudur: Her iki tarafın psikolojik mekanizmasının merkezinde de kayıp korkusu bulunabilir. Fakat kaybetmekten korktukları şeyler farklıdır.
Bu nedenle siyasi davranışı yalnızca “İnsanlar ne istiyor?” sorusuyla açıklamak eksiktir.
“İnsanlar neyi kaybetmekten korkuyor?” sorusunu da sormak gerekir.
Aynı ülkede yaşamak, aynı gerçekliği görmek anlamına gelmiyor.
Modern toplumlarda mesele daha da karmaşık hale gelmiştir.
İnsanların yalnızca yorumları değil, beslendikleri bilgi kaynakları da farklılaşmaktadır. Gazeteler, televizyon kanalları, yorumcular, sosyal medya hesapları ve dijital platformlar aynı olayın farklı parçalarını öne çıkarabilirler. Bunun üzerine doğrulama yanlılığı ve güdülenmiş akıl yürütme gibi bilişsel mekanizmalar eklenir.
İnsan zihni her zaman tarafsız bir hakim gibi davranmaz. Bazen savunduğu görüş için delil arayan bir avukat gibi çalışabilir.
Kendi kanaatimizi destekleyen bilgiyi daha kolay kabul ederken onunla çelişen bilgiyi daha sert sorgulayabiliriz.
Böylece dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkar:
“İki insan aynı ülkede yaşayabilir fakat zihinsel olarak aynı ülkede yaşamıyor olabilir.”
Bu durum sosyal medya çağında daha da önem kazanmıştır. Algoritmik sistemlerin kişilerin ilgi ve davranışlarına göre içerik seçmesi, mevcut görüşleri sürekli doğrulayan bilgi çevrelerinin oluşmasına katkıda bulunabilir. Dolayısıyla toplumsal ayrışma yalnızca fikir ayrılığı olmaktan çıkarak zaman zaman gerçeklik algısının ayrışmasına dönüşebilir.
Ulusal çıkar gerçekten nesnel midir?
Tartışmanın en zor noktalarından biri burasıdır.
“Ulusal çıkar” kavramının tamamen nesnel olduğunu söylemek güçtür; tamamen öznel olduğunu söylemek de aynı ölçüde sorunludur.
Bir devletin toprak bütünlüğünü, vatandaşlarının güvenliğini, ekonomik sürdürülebilirliğini, kurumsal kapasitesini ve gelecek kuşakların refahını koruması konusunda geniş bir ortak alan oluşturulabilir.
Fakat bunların hangi politikalarla gerçekleştirileceği konusunda ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkabilir.
👉Ekonomik kalkınmada devletin rolü ne olmalıdır?
👉Uluslararası ilişkilerde ittifaklara ne kadar ağırlık verilmelidir?
👉Güvenlik ile özgürlük arasında denge nasıl kurulmalıdır?
👉Sosyal adalet ile ekonomik verimlilik arasındaki sınır nerede çizilmelidir?
Bunlar çoğu zaman “ülkesini sevenler ile sevmeyenler” arasındaki tartışmalar değildir. Daha ziyade aynı veya benzer amaçlara hangi yöntemlerle ulaşılabileceğine ilişkin farklı nedensellik modellerinin rekabetidir. Ancak bunun da önemli bir sınırı vardır.
“Her siyasi tercih yalnızca “farklı yorum” denilerek doğrulanamaz. Politikaların sonuçları ölçülebilir; ekonomik, sosyal ve kurumsal etkileri bilimsel yöntemlerle değerlendirilebilir.”
Başka bir ifadeyle: “Değerler farklı olabilir; gerçekler mümkün olduğunca ortak olmak zorundadır.”
Çıkar çatışmalarını da unutmamak gerekir.
Siyasi ayrışmanın tamamını psikolojiye bağlamak başka bir hata olur.
Toplumların içinde gerçek ekonomik ve sınıfsal çıkar farklılıkları vardır.
Çalışan ile işverenin, üretici ile tüketicinin, yüksek gelirli ile düşük gelirlinin, kentli ile kırsalda yaşayanın bazı kamu politikalarından aynı biçimde etkilenmesini beklemek gerçekçi değildir.
Dolayısıyla siyasi farklılaşmanın bir bölümü bilişsel yanlılıklardan değil, gerçek çıkar farklılıklarından kaynaklanır. Demokrasinin görevi bu farklılıkları ortadan kaldırmak değildir. Demokrasinin büyük başarısı, çıkar çatışmasını şiddete dönüşmeden yönetebilmesidir.
Rakip ne zaman düşmana dönüşür?
Siyasal farklılığın tehlikeli hale geldiği sınır burada başlar.
“Senin düşüncene katılmıyorum.” ile “Sen kötü niyetlisin.” arasında büyük bir mesafe vardır.
İkinci aşamada artık düşünceyi değil, insanın ahlakını, niyetini ve toplumsal aidiyetini sorgulamaya başlarız.
Siyaset bilimi ve politik psikolojide üzerinde giderek daha fazla çalışılan duygusal kutuplaşma, insanların yalnızca karşı siyasi grubun görüşlerinden hoşlanmaması değil, zamanla o grubun mensuplarına karşı güvensizlik ve olumsuz duygular geliştirmesiyle ilgilidir.
Böyle bir ortamda siyasi rekabet:
‘fikirlerin rekabetinden → kimliklerin mücadelesine” dönüşebilir.
İşte tehlikeli eşik budur.
Çünkü her grup kendisini ülkeyi koruyan taraf olarak görürken karşı grubu ülke açısından tehdit olarak değerlendirmeye başlayabilir.
Siyasi liderlerin sorumluluğu
Kutuplaşma yalnızca toplumdan siyasetçilere doğru ilerlemez. Siyasi söylem de toplumdaki kutuplaşmayı büyütebilir veya azaltabilir.
Bir siyasi lider: “Rakibimizin politikalarının yanlış olduğunu düşünüyoruz.” diyebilir. Ya da: “Karşı tarafın niyeti kötüdür.”
anlamına gelen bir dil kullanabilir.
İkisi arasındaki fark demokratik kültür açısından son derece büyüktür.
Birincisi siyasi rekabettir. İkincisi karşı tarafın meşruiyetini tartışmaya açabilir.
Bu nedenle demokratik liderliğin göstergelerinden biri yalnızca kendi seçmenlerini harekete geçirebilmek değil, siyasi rakibinin de meşru siyasal alan içerisinde var olma hakkını kabul edebilmektir.
Ortak gerçeklik neden hayati önem taşıyor?
Bir toplum farklı değerlerle yaşayabilir. Fakat tamamen farklı gerçekliklerle uzun süre birlikte yaşamakta zorlanır.
Demokratik tartışmanın sağlıklı biçimi:
Ortak olgular + farklı yorumlardır.
Tehlikeli biçimi ise:
Farklı olgular + farklı yorumlardır.
Bu nedenle güvenilir istatistik kurumları, bağımsız bilimsel araştırmalar, akademi, hukuk sistemi, basın ve demokratik seçim kurumları yalnızca devletin veya toplumun teknik mekanizmaları değildir.
Bunlar aynı zamanda bir ülkenin ortak gerçeklik altyapısını oluştururlar.
İnsanlar birbirlerine güvenmeseler bile kurallara ve kurumlara güvenebiliyorlarsa siyasi rekabet sürdürülebilir.
Bir seçimde kaybeden tarafın: “Bugün kaybettik; yarın tekrar yarışabiliriz.” diyebilmesi demokrasinin en önemli psikolojik güvencelerinden biridir. Çünkü siyasi yenilginin geçici olduğuna ilişkin güven ortadan kalktığında siyasi rekabet giderek varoluşsal bir mücadeleye dönüşebilir.
Peki ortak payda mümkün mü?
Bence mümkündür; fakat ortak payda herkesin aynı düşünmesi anlamına gelmemelidir.
Bir toplumun asgari müşterekleri şöyle düşünülebilir:
“Ülkenin ve devletin devamlılığı + vatandaşların eşitliği + hukuk düzeni + demokratik meşruiyet + temel haklar + toplumsal barış + ekonomik ve kurumsal sürdürülebilirlik + gelecek kuşakların çıkarları.”
Bunların nasıl gerçekleştirileceği konusunda ise siyasi rekabet devam etmelidir. Bunu belki şu formülle özetlemek mümkündür:
“Amaçlarda asgari müşterek, yöntemlerde çoğulculuk.”
Sağlıklı demokratik toplumun ihtiyacı aynı düşünen insanlar değil, farklılıklarına rağmen ortak bir siyasal topluluğun üyeleri olduklarını kabul eden insanlardır.
Muhafazakar, sosyal demokrat, liberal, milliyetçi, sosyalist veya başka bir dünya görüşüne sahip olmak ortak vatandaşlık kimliğini ortadan kaldırmak zorunda değildir. Üst kimliğin görevi alt kimlikleri silmek değil, onların birlikte yaşayabileceği daha geniş bir aidiyet alanı oluşturmaktır.
Sonuç: Asıl mesele farklı düşünmek değildir.
Aynı ülkede yaşayan insanlar nasıl bu kadar farklı düşünebilir?
Belki de artık bunun şaşırtıcı olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü aynı coğrafyada yaşamak, aynı geçmiş deneyimlere,aynı değerlere,aynı ekonomik çıkarlara, aynı korkulara, aynı bilgi kaynaklarına ve aynı gelecek tasavvuruna sahip olmak anlamına gelmez.
“Aynı coğrafyada yaşamak, aynı zihinsel coğrafyada yaşamak değildir.” Dolayısıyla demokratik toplumun başarısı farklılıkları ortadan kaldırmakta değil, onları yönetebilmekte aranmalıdır.
Bir toplumu güçlü kılan herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir.
İnsanların birbirlerinin görüşlerini yanlış bulurken bile birbirlerini aynı ülkenin meşru ve eşit yurttaşları olarak görebilmesidir.
Siyasal olgunluğun en yalın ölçütü şudur: “Seninle aynı fikirde değilim; fakat senin de benim kadar bu ülkeye ait olduğunu kabul ediyorum.”
Çünkü demokrasi bir aynı düşünme rejimi değil, bir birlikte yaşayabilme rejimidir. Toplumların gerçek sınavı fikir ayrılığının varlığı değil, fikir ayrılığını ortak gerçekliği, ortak kurumları ve ortak kader duygusunu kaybetmeden yönetebilme kapasitesidir.
Saygı ile
Serdar DURAT
