ÇOK BİLEN İNSANLAR, AZ ÖĞRENEN VE SORUNLARINI ÇÖZEMEYEN TOPLUMLAR
Bir toplumda üniversite mezunlarının, yüksek lisans ve doktora derecesine sahip, çok iyi yetişmiş insanların sayısı artarken, aynı toplumun yıllardır çözülemeyen, karmaşık ve kronik sorunlarla yaşamaya devam etmesi düşündürücü bir çelişkidir. Daha çok eğitimli insan, daha fazla uzmanlık ve bilgiye daha kolay erişim imkanı, her zaman daha akılcı kararlar, daha güçlü kurumlar ve daha yüksek bir toplumsal gelişmişlik düzeyi anlamına gelmeyebilir. Çünkü bireylerin bilgili olmasıyla bir toplumun öğrenme ve sorun çözme becerisinin gelişmiş olması aynı şey değildir.
Sosyal bilimlerde bu ayrımı açıklamaya yardımcı olan kavramlardan biri kolektif zeka (collective intelligence) kavramıdır. Carnegie Mellon Üniversitesinden Anita Woolley ve çalışma arkadaşlarının 2010 yılında Science dergisinde yayımladıkları araştırmada, 699 kişinin katıldığı grup deneyleri incelenmiştir. Bu ampirik araştırmanın bulguları, grupların problem çözme başarısının yalnızca üyelerinin bireysel zeka düzeyleriyle açıklanamadığını; karşılıklı iletişimin, sosyal duyarlılığın ve konuşmaya dengeli katılımın da önemli olduğunu göstermiştir.
Bu sonuç, bireysel yetkinlikle ortak başarı arasındaki ilişkinin düşündüğümüzden daha karmaşık olduğuna işaret etmektedir.
Bilginin bir toplumda bulunması, o bilginin kolektif akla ve sorun çözme kapasitesine dönüşmesi anlamına gelmez. Örneğin bir ülkede çok sayıda başarılı mühendis, şehir plancısı, jeolog ve akademisyen bulunabilir. Ancak bu insanların bilimsel bilgileri karar alma süreçlerinde bir araya getirilmiyorsa şehirler yine yanlış planlanabilir, doğal afetlere karşı aynı hatalar tekrarlanabilir. Sorun her zaman bilgi eksikliği değildir; bazen mevcut bilgiyi kullanamamak, farklı uzmanlıkları buluşturamamak ve bilimsel veriler / kanıtlar yerine kişisel kanaatlerle hareket etmektir.
Peki, sorun çözme becerisi gelişmiş bir toplum nasıl oluşur?
Öncelikle sorunları doğru tanımlayabilen, nedenleriyle sonuçlarını birbirinden ayırabilen, kararlarını güvenilir verilere dayandıran ve uygulamalarının sonuçlarını ölçebilen bir toplumsal anlayışın yerleşmesi gerekir. Böyle bir toplumda sorunlar yalnızca tartışılmaz; sadece şikayet edilmez, araştırılır, çözüm seçenekleri geliştirilir, uygulanır ve sonuçları değerlendirilir. Başarısız uygulamalar savunulmaya devam edilmek yerine gözden geçirilir. Çünkü toplumsal öğrenmenin temelinde yalnızca bilgi üretmek değil, deneyimlerden ve hatalardan yeni bilgi çıkarabilmek vardır.
2009 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Elinor Ostrom’un ortak kaynakların yönetimi üzerine çalışmaları da bu açıdan önemlidir. Ostrom, farklı topluluklara ilişkin araştırmalardan yararlanarak insanların uygun kurallar, katılımcı kurumlar ve karşılıklı denetim mekanizmaları geliştirdiklerinde ortak sorunlarını başarıyla yönetebildiklerini göstermiştir. Bu yaklaşım, toplumsal gelişmenin yalnızca bireysel bilgi birikimine değil, insanların birlikte düşünme, karar verme ve uygulama kapasitelerine de bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Üstelik kolektif bilgi üretmek, herkesin aynı düşünmesi demek değildir. Bilimsel ilerleme çoğu zaman farklı görüşlerin karşılaşmasından, yerleşik kabullerin sorgulanmasından ve hataların ortaya çıkarılmasından doğar. Eleştirinin tehdit olarak algılandığı, uzmanlığın yeterince önemsenmediği ve kararların ampirik bulgulardan çok kişisel tercihlere dayandığı ortamlarda toplumsal öğrenme zayıflar. Sorun çözme becerisi gelişmiş toplumların önemli özelliklerinden biri, yanlışları gizlemek yerine onları yeni öğrenme fırsatlarına dönüştürebilmeleridir.
Bu nedenle eğitimin başarısını yalnızca diploma sayılarıyla, üniversitelerin çokluğuyla veya yayımlanan akademik çalışmaların miktarıyla değerlendirmek eksik kalır. Asıl önemli olan, üretilen bilginin günlük yaşama, kamu politikalarına, kurumsal uygulamalara ve toplumsal sorunların çözümüne ne ölçüde yansıdığıdır. Bir ülkenin yetiştirdiği bilim insanlarının başarıları kadar, onların ürettiği bilgiden ne kadar yararlandığı da önemlidir.
Sonuç olarak, bilgili bireylerden oluşan bir toplumun kendiliğinden öğrenen ve sorun çözme becerisi gelişmiş bir topluma dönüşeceğini varsayamayız. Bunun için düşünce özgürlüğüne, eleştirel akla, liyakate, kurumlar arası iş birliğine, kanıtlara dayalı karar alma süreçlerine ve geçmiş hatalardan ders çıkarabilen bir yönetim kültürüne ihtiyaç vardır. Çünkü bir toplumun gerçek entelektüel zenginliği yalnızca insanlarının ne kadar bildikleriyle değil, bildiklerini birleştirerek ne kadar yeni bilgi üretebildikleri ve bu bilgiyi toplumsal sorunların çözümünde ne ölçüde kullanabildikleriyle anlaşılır.
Türkiye özelinde baktığımızda ise bu çelişki daha da düşündürücü hale geliyor. Dünyanın saygın üniversitelerinde ve araştırma merkezlerinde başarılar elde eden bilim insanlarımız, uluslararası düzeyde çalışan mühendislerimiz, hekimlerimiz, ekonomistlerimiz, hukukçularımız, şehir plancılarımız, eğitimcilerimiz ve farklı alanlarda yetişmiş çok sayıda uzmanımız var. Buna rağmen eğitimden ekonomiye, şehirleşmeden çevre yönetimine, hukuktan afetlere hazırlığa kadar pek çok alanda biriken sorunlarımızın oluşturduğu sorun stoklarımız adeta taşacak seviyeye ulaşmış durumda. Bu tablo, yetişmiş insan gücümüzle toplumsal sorun çözme kapasitemiz arasındaki uyumsuzluğu sorgulamamızı gerektiriyor. Nitekim OECD’nin 2025 Türkiye Ekonomik İncelemesi de eğitim düzeyindeki ilerlemeye rağmen beceri uyumsuzluklarına, verimlilik sorunlarına ve araştırma sonuçlarının ekonomik uygulamalara yeterince aktarılamamasına dikkat çekiyor. Hal böyleyken sanırım kendimize şu soruyu sormalıyız: Böylesine önemli bir entelektüel potansiyele sahipken neden pek çok sorunumuzu kalıcı biçimde çözemiyoruz? Acaba asıl eksikliğimiz bilgi üretmekte değil, üretilen bilgiyi liyakat, kurumsal iş birliği, bilimsel kanıtlar ve ortak akıl aracılığıyla toplumsal faydaya dönüştürmekte mi?
Saygı ile
Serdar DURAT
