İTTİFAKLARIN SINIRLARI: BÜYÜMEK Mİ, DÖNÜŞMEK Mİ?
Uluslararası ittifakların ve kurumların genişlemesi çoğu zaman güçlenmenin doğal bir göstergesi olarak kabul edilir.
Daha fazla üye, daha geniş ekonomik alan, daha büyük askeri kapasite, daha fazla nüfus ve daha yüksek siyasi etki…
İlk bakışta denklem oldukça basit görünür:
Büyüyen ittifak güçlenir. Fakat gerçekten öyle midir?
Bir örgüt coğrafi sınırlarını ve faaliyet alanını sürekli genişlettiğinde, bir noktadan sonra kuruluş amacını gerçekleştiren bir yapı olmaktan çıkıp başka bir kurumsal kimliğe dönüşebilir mi?
Kanada ile Avrupa Birliği arasında son günlerde gündeme gelen yeni ilişki modeli bu soruyu yeniden tartışmaya açıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bugün (16 Eylül 2026) Kanada’nın Avrupa Birliği’nin ilk “ortak üyesi” olabilmesi için yeni bir model geliştirilmesini önerdi. Ancak “ortak üyelik” bugün AB antlaşmalarında tanımlanmış bir üyelik statüsü değildir. Kanada Başbakanı Mark Carney de tam üyelikten ziyade Avrupa Birliği ile kendine özgü ve daha ileri bir ilişki modeli arayışında olduğunu ifade ediyor.
Mesele bu nedenle yalnız Kanada ile Avrupa arasındaki ilişkiler değildir.
Daha temel bir soru ortaya çıkmaktadır:
👉21. yüzyılın ittifaklarını hala coğrafya mı belirleyecek, yoksa ortak çıkarlar, değerler ve karşılıklı bağımlılık mı?
NATO örneği: Coğrafya kuruluş mantığının parçası
NATO örneğinde coğrafi unsur tesadüfi değildir. Örgütün adı dahi bunu gösterir: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü.
1949 tarihli Washington Antlaşması’nın 10. maddesi NATO’ya katılım için Avrupa devleti olma şartını getirir. Dolayısıyla örgütün genişleme mekanizması başlangıçtan itibaren belirli bir coğrafi ve stratejik çerçeve içerisinde tasarlanmıştır. Bu nedenle Finlandiya veya İsveç’in NATO’ya katılması ile Japonya, Avustralya ya da Güney Kore’nin varsayımsal olarak NATO üyesi yapılması aynı kurumsal mesele değildir.
İlkinde mevcut kuruluş mantığı içerisindeki bir genişlemeden söz ederiz.
İkincisi ise örgütün coğrafi ve stratejik kimliğinin yeniden tanımlanmasını gerektirebilir.
Elbette bir ittifak dünyanın farklı bölgelerindeki ülkelerle çok yakın ilişkiler geliştirebilir. Fakat burada önemli bir ayrım vardır:
👉Ortaklık başka, üyelik başkadır.
Üyelik yalnız siyasi yakınlık ifade etmez. Ortak savunma yükümlülükleri, karar süreçlerine katılım ve diğer üyeler açısından yeni sorumluluklar doğurur. Dolayısıyla üye sayısının artması ittifakın kapasitesini büyütebilir; fakat aynı zamanda korunması gereken alanı ve üstlenilen yükümlülükleri de genişletir. Burada “daha büyük” ile “daha etkili” arasındaki fark önem kazanır.
👉Avrupa Birliği NATO’dan farklıdır.
Avrupa Birliği’ni NATO ile tamamen aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz. NATO esas olarak kolektif savunma ittifakıdır.
AB ise ekonomik bütünleşmeyle başlayıp zaman içerisinde ticaret, hukuk, para politikası, rekabet, sınırlar, çevre, dış politika ve güvenlik gibi çok sayıda alanda ortak kurumlar oluşturmuş siyasi ve ekonomik bir birliktir.
Fakat Avrupa Birliği’nin de coğrafi kimliği antlaşmalarında korunmaktadır. AB üyeliğinin mevcut hukuki çerçevesi Avrupa devletleri üzerine kuruludur.
Bu nedenle Kanada’nın bugün gündeme gelen ilişkisi klasik anlamda tam üyelik değildir. Tam da bu nedenle “ortak üyelik” önerisi önemlidir.
Çünkü bu kavram, tam üyelik ile stratejik ortaklık arasında henüz mevcut antlaşmalarda bulunmayan yeni bir kurumsal kategori oluşturabilir. Bunun hayata geçirilebilmesi için de 27 üye devletin siyasi mutabakatı gerekecektir.
Kanada neden şimdi Avrupa’ya yaklaşıyor?
Kanada ile Avrupa arasındaki yakınlaşma aslında bir günde ortaya çıkmadı. AB ile Kanada Haziran 2025’te Güvenlik ve Savunma Ortaklığı kurdular. Kanada daha sonra AB’nin SAFE savunma mekanizmasına katılım konusunda anlaşma imzaladı ve Haziran 2026 itibarıyla bu mekanizmaya katılan ilk Avrupa dışı ülke oldu.
Dolayısıyla bugünkü “ortak üyelik” tartışmasını sıfırdan başlayan bir yakınlaşma olarak değil, giderek derinleşen stratejik ilişkinin yeni aşaması olarak görmek gerekir.
Ancak son dönemde bu süreci hızlandıran önemli bir gelişme daha bulunmaktadır:
👉ABD-Kanada ilişkilerindeki değişim.
Trump faktörü: İttifaklar tercihten mi, zorunluluktan mı genişliyor?
ABD Başkanı Donald Trump’ın Kanada’nın egemenliğine ilişkin söylemleri ve Kanada’yı ABD’nin “51. eyaleti” olarak anan açıklamaları, Ottawa-Washington ilişkilerinde alışılmışın dışında bir gerilim yarattı. Aynı dönemde ticaret alanında ortaya çıkan anlaşmazlıklar da Kanada açısından ABD’ye yüksek ekonomik bağımlılığın taşıdığı riskleri yeniden gündeme getirdi.
Carney hükümeti ABD dışındaki ticareti on yıl içerisinde iki katına çıkarma hedefinden söz ediyor ve Avrupa ile ilişkilerin geliştirilmesini bu çeşitlendirme arayışının önemli bir parçası olarak görüyor.
Bu gelişmeleri yalnızca Trump’ın söylemlerine bağlamak elbette aşırı basitleştirme olur.
Kanada ile Avrupa Birliği arasındaki ekonomik ve siyasi yakınlaşmanın daha eski ve daha yapısal nedenleri vardır. Ancak ABD ile yaşanan siyasi ve ticari belirsizliğin Kanada’nın stratejik seçeneklerini çeşitlendirme arayışını hızlandırdığı söylenebilir.
Nitekim Kanada ihracatının yaklaşık yüzde 72’sinin halen ABD’ye yönelmesi, iki ülke arasındaki ekonomik bütünleşmenin boyutunu göstermektedir.
Bu nedenle Kanada’nın Avrupa’ya yönelişini bir “eksen değiştirme” olarak görmekten ziyade, stratejik bağımlılığı azaltma ve seçenekleri çoğaltma girişimi olarak değerlendirmek daha isabetli olabilir.
👉Türkiye açısından nasıl okunmalı?
Tam bu noktada Kanada için gündeme getirilen yeni model, Türkiye açısından da dikkat çekici bir karşılaştırma yaratıyor.
Türkiye’nin Avrupa bütünleşmesiyle kurumsal ilişkisi yarım yüzyılı aşmaktadır. Türkiye 1987’de o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik başvurusunda bulundu, 1999’da aday ülke statüsünü kazandı ve 2005’te tam üyelik müzakerelerine başladı. Avrupa Birliği Konseyi ise 2018’de müzakerelerin fiilen durma noktasına geldiğini kayda geçirdi; süreç bugün de bu durumda bulunuyor.
Elbette Kanada ile Türkiye’nin durumlarını bire bir karşılaştırmak doğru değildir. Kanada’ya bugün önerilen şey tam üyelik değildir. Henüz hukuki çerçevesi dahi bulunmayan yeni bir “ortak üyelik” modeli tartışılmaktadır. Türkiye ise resmi adaylık ve tam üyelik müzakere süreci bulunan bir ülkedir. Ayrıca Türkiye’nin üyelik sürecinde demokrasi, hukuk devleti, temel haklar, Kıbrıs meselesi ve AB müktesebatına uyum gibi başlıklarda AB ile uzun süredir devam eden ciddi anlaşmazlıklar bulunmaktadır. AB Konseyi’nin müzakerelerin durma noktasına geldiğine ilişkin kararı da bu siyasi ve hukuki çerçeve içerisinde alınmıştır.
Bununla birlikte Kanada örneği yine de önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
👉Avrupa Birliği stratejik ihtiyaç duyduğunda, mevcut üyelik kategorilerinin dışında yeni ve esnek modeller geliştirebiliyorsa, Türkiye ile onlarca yıldır devam eden ilişkinin geleceği için de yeni ve işleyen bir kurumsal çerçeve üretilebilir mi?
Bu soru “Kanada’ya verilen Türkiye’ye neden verilmiyor?” biçimindeki basit bir karşılaştırmadan daha anlamlıdır.
Çünkü Kanada örneği AB’nin gerektiğinde klasik tam üyelik ile sıradan dış ortaklık arasında yeni ara modeller düşünebildiğini göstermektedir. Reuters da Kanada için önerilen modelin mevcut aday ülkelerin tam üyelik yollarını hukuken değiştirmediğini, ancak uzun ve zorlu adaylık süreçlerinden geçen ülkelerde “özel muamele” algısı yaratabileceğini belirtiyor.
Dolayısıyla bana göre ; Türkiye açısından asıl tartışılması gereken konu Kanada’nın Avrupa’da olup olmadığı değil, AB’nin genişleme ve ortaklık politikasında coğrafya, siyasi kriterler, stratejik çıkarlar ve siyasi irade arasındaki ağırlıkların nasıl değişmekte olduğudur.
Bu açıdan Kanada örneği Türkiye’nin önündeki mevcut sorunları ortadan kaldırmaz. Fakat başka bir gerçeği görünür hale getirir:
👉Avrupa Birliği gerekli siyasi irade oluştuğunda yeni kurumsal formüller geliştirebilmektedir.
Bu tespit, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından üzerinde düşünülmeye değer bir noktadır.
Coğrafyanın önemi azalıyor mu?
20.yüzyılın büyük bölümünde ittifakların mantığını önemli ölçüde coğrafya belirledi. Yakınınızdaki ülke potansiyel tehdit veya potansiyel müttefikti.
Bugünün dünyasında ise güvenlik artık yalnız ordular ve sınırlar üzerinden tanımlanmıyor.
Siber saldırılar, enerji güvenliği, kritik mineraller, yarı iletkenler, yapay zeka,
tedarik zincirleri, savunma sanayii, uzay sistemleri, teknolojik standartlar
ve ekonomik yaptırımlar da güvenlik politikasının parçaları haline geldi.
Bu alanlarda binlerce kilometrelik coğrafi mesafe geçmişte taşıdığı anlamın önemli bölümünü kaybedebiliyor.
Kanada coğrafi olarak Avrupa’da değildir. Ancak NATO üyesidir; Avrupa ile yoğun ekonomik ilişkileri bulunmaktadır ve AB ile savunma, enerji, teknoloji ve kritik hammaddeler gibi alanlarda giderek daha derin bir işbirliği geliştirmektedir. Von der Leyen’in yeni önerisi de savunma, enerji, teknoloji ve kritik kaynaklar gibi stratejik alanlarda ilişkinin daha ileri taşınmasını hedeflemektedir. Dolayısıyla Kanada-AB yakınlaşmasını yalnız “Avrupa’nın sınırlarını genişletmesi” olarak görmek eksik kalabilir.
👉Yaşanan şeyin coğrafi genişlemeden çok stratejik ekosistemin genişlemesi olduğu kanaatindeyim.
Büyümenin avantajları:
Böyle bir yapının önemli avantajları vardır.
Ülkelerin ekonomik ve stratejik bağımlılıklarını çeşitlendirmesine imkan verir. Savunma ve teknoloji alanlarında daha geniş ölçek ekonomileri yaratabilir. Kritik minerallerden enerji güvenliğine kadar pek çok alanda tedarik zincirlerini daha dayanıklı hale getirebilir. Benzer hukuk ve ekonomi anlayışına sahip ülkeler arasında standartların oluşturulmasını kolaylaştırabilir. Avrupa açısından Kanada; enerji kaynakları, kritik mineraller, savunma sanayii ve Kuzey Kutbu coğrafyası nedeniyle önemli bir stratejik ortak olabilir.
Kanada açısından ise Avrupa, ABD pazarına olan yüksek bağımlılığın azaltılması için önemli bir ekonomik ve siyasi çeşitlendirme alanı sağlayabilir.
Bu nedenle tarafların birbirine yaklaşmasının her iki taraf açısından da rasyonel gerekçeleri bulunmaktadır.
Genişlemenin maliyetleri de vardır:
Madalyonun diğer yüzünü de ihmal etmemek gerekir.
Bir kurum sınırlarını ve görevlerini sürekli genişlettiğinde kurumsal kimliğinin belirsizleşmesi riski ortaya çıkar.
Eğer Avrupa Birliği Avrupa dışındaki ülkelere giderek üyeliğe benzeyen statüler tanımaya başlarsa şu soru kaçınılmaz hale gelir:
👉Avrupa Birliği öncelikle Avrupa’nın siyasi ve ekonomik entegrasyon projesi midir, yoksa benzer değerlere ve çıkarlara sahip ülkelerin küresel bir örgütüne mi dönüşmektedir?
Benzer bir soru NATO açısından da sorulabilir. Kuzey Atlantik güvenliği için oluşturulmuş bir örgüt faaliyet ve ortaklık alanını dünyanın farklı bölgelerine taşıdıkça, stratejik gündeminin kapsamı da genişler.
Kurumsal yapılarda bunun karşılığı amaç genişlemesi olarak açıklanabilir.
Bir kurum belirli ve sınırlı bir görev için kurulur. Başarılı oldukça yeni alanlarda sorumluluk üstlenir. Yeni görevler yeni kaynaklar gerektirir.
Yeni kaynaklar yeni bürokrasiler ve yeni yükümlülükler üretir.
Bir süre sonra kurum başlangıçta üstlendiğinden çok daha geniş bir misyon yürütmeye başlayabilir.
Bu dönüşüm kendi başına olumlu ya da olumsuz değildir.
Asıl mesele, dönüşümün kurumun etkinliğini artırıp artırmadığı ve asli görevlerini yerine getirme kapasitesini zayıflatıp zayıflatmadığıdır.
Üyelik yerine çok katmanlı ittifaklar:
Belki de 21. yüzyıl kurumları açısından çözüm, her yakın ilişkiyi tam üyelik üzerinden tanımlamak değildir.Bunun yerine farklı entegrasyon düzeylerinin bulunduğu çok katmanlı modeller geliştirilebilir:
Tam üyelik, ortak üyelik, stratejik ortaklık, savunma ortaklığı, ekonomik entegrasyon, teknoloji ortaklığı, sektörel işbirliği…
Böyle bir yapı ülkelerin belirli alanlarda ileri düzeyde bütünleşmesine imkan verirken, kurumların kendi hukuki ve coğrafi kimliklerini korumasını da sağlayabilir.
Kanada için düşünülen yeni model bu nedenle yalnız Kanada açısından önemli değildir. Avrupa Birliği’nin gelecekte nasıl bir kuruma dönüşeceği konusunda da bir deney niteliği taşıyabilir. Kanada kadar Türkiye açısından da önemli olan husus tam olarak budur. Çünkü gelecek dönemin Avrupa mimarisi yalnız “üye olanlar” ve “üye olmayanlar” biçimindeki iki kategoriden oluşmayabilir. Aralarında farklı hak, yükümlülük ve bütünleşme derecelerinin bulunduğu daha esnek bir yapı ortaya çıkabilir.
Sonuç:
Kanada ile Avrupa Birliği arasındaki yakınlaşma bize uluslararası sistemde daha büyük bir değişimi gösteriyor olabilir.
20.yüzyılın ittifakları büyük ölçüde coğrafyanın ürünleriydi. 21.yüzyılın ittifakları ise giderek teknoloji, ekonomi, enerji, tedarik zincirleri, güvenlik ve siyasi güvenilirlik etrafında şekilleniyor.
ABD-Kanada ilişkilerinde son dönemde ortaya çıkan gerilim de bu dönüşümü hızlandıran unsurlardan biri olarak görülebilir.
Türkiye açısından ise Kanada örneği başka bir soruyu gündeme getiriyor:
👉AB’nin sınırlarını belirleyen asıl unsur artık coğrafya mı, hukuki kriterler mi, ortak değerler mi, yoksa değişen stratejik ihtiyaçlar mı?
Muhtemelen gerçek cevap bunların hepsinin farklı oranlarda birleşimidir.
Ancak burada kritik dengenin korunması gerekir.
👉İttifakların değişen dünyaya uyum sağlayamaması onları etkisizleştirebilir.
👉Sınırsız biçimde genişlemeleri ise onları kuruluş amaçlarından uzaklaştırabilir.
Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca bir kurumun ne kadar büyüdüğü değildir. Daha önemli soru şudur:
👉Büyürken neye dönüştüğü.
Çünkü uluslararası kurumlar da zamanla değişmek zorundadırlar.
Fakat her değişimde korunması gereken temel bir ilke vardır:
👉Bir kurum büyürken, neden kurulduğunu unutmamalıdır.
Saygı ile
Serdar DURAT
