NEDEN HEP BİR KURTARICI BEKLİYORUZ?
“Gezegenimiz için en büyük tehdit, onu başka birinin kurtaracağına dair inançtır.” Bu söz, İngiliz kutup kaşifi ve çevre aktivisti Robert Swan’a atfedilir. İlk bakışta çevre sorunlarına ilişkin bir uyarı gibi görünmektedir. Oysa biraz dikkat edildiğinde, bu cümlenin yalnızca iklim kriziyle değil, insan davranışlarının en temel zaaflarından biriyle ilgili olduğu kolaylıkla görülebilir. Çünkü insanlar çoğu zaman sorun çözme becerilerini geliştirmeye çalışmak yerine sorunlarını çözecek birilerini ararlar. Sorunların çözümünü ihale ettikleri bu birileri;
- Bazen aile büyükleri,
- Bazen güçlü bir lider, babacan bir patron veya yönetici,
- Bazen iyi bir siyasetçi,
- Bazen daha iyi ekonomik koşullar,
- Bazen varsıl bir eş veya ortak,
- Bazen bir öğretmen, mentor veya danışman vb olabilir.
Birçok insan hayatının önemli bir bölümünü kendi kapasitesini geliştirmekten çok, kendisini kurtaracak kişi ya da koşulları bekleyerek geçirir. Bu durum yalnızca bireylerde değil; kurumlarda, şirketlerde ve hatta toplumlarda da gözlemlenebilir.
Peki neden?
Çünkü insan beyni belirsizlikten hoşlanmaz.Belirsizlik kaygı üretir.
Kaygı ise kontrol ihtiyacını artırır. Kontrolün zorlaştığı dönemlerde insanlar çoğu zaman sorumluluk almak yerine sorumluluğu devretmeye yönelirler. Bu nedenle ekonomik krizler, savaşlar, toplumsal çalkantılar ve hızlı değişim dönemleri, tarih boyunca “kurtarıcı arayışlarının” en yoğun yaşandığı dönemler olmuştur.
İnsanların yaşam kalitesini belirleyen şey çoğu zaman karşılaştıkları koşullar değil, o koşullar karşısında ne kadar etkili olabileceklerine dair inançlarıdır. Amerikalı psikolog Julian Rotter’ın geliştirdiği “Kontrol Odağı Kuramı”, insanların hayatlarında yaşanan olayların nedenlerini nasıl açıkladıklarını inceler.
Dış kontrol odağı baskın bireyler:
- Şansı,
- Kaderi,
- Sistemi,
- Başkalarını, hayatlarının temel belirleyicileri olarak görme eğilimindedirler.
İç kontrol odağı gelişmiş bireyler ise şu soruyu sorarlar:
“Ben bu durumun ne kadarını etkileyebilirim?”
Araştırmalar, iç kontrol odağı güçlü insanların daha yüksek akademik başarı, daha güçlü sorun çözme becerisi ve daha yüksek yaşam doyumu sergilediklerini göstermektedir.
Bu kişiler dünyanın adil ve mükemmel olduğuna inanmazlar.
Ancak dünyanın kusurlu olduğunu kabul ederek yine de harekete geçerler.
Kanadalı-Amerikalı psikolog Albert Bandura’nın geliştirdiği
“Öz-Yeterlilik Kuramı”, başarıyı belirleyen en önemli değişkenlerden birinin kişinin kendi kapasitesine ilişkin inancı olduğunu ortaya koymuştur. Bandura’nın araştırmalarına göre insanlar çoğu zaman başarısız olacakları için değil, başarılı olamayacaklarına inandıkları için vazgeçmektedirler.Birçok insanın kariyeri, girişimi veya ilişkisi gerçek engellerden önce zihinsel engellere takılmaktadır.
Kurtarıcı beklemek çoğu zaman gizli bir öz-yeterlilik eksikliğinin belirtisidir. Çünkü insan kendisini etkisiz gördükçe dışarıdan gelecek çözümlere daha fazla ihtiyaç duyar.
Martin Seligman’ın “Öğrenilmiş Çaresizlik Kuramı” da aynı noktaya işaret eder. Sürekli başarısızlık yaşayan veya çabalarının sonuç vermediğini düşünen bireyler zamanla mücadele etmeyi bırakabilirler.
Bu noktadan sonra sorun artık dış koşullar değildir.
Sorun, bireyin kendi etki gücüne olan inancını kaybetmesidir.
İşte birçok toplumun ve kurumun yaşadığı en büyük risk budur.
Çünkü çaresizlik bulaşıcıdır. Ancak sorumluluk da bulaşıcıdır.
Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarında yaşadığı deneyimlerden sonra şu sonuca ulaşmıştır:
“İnsanın elinden her şey alınabilir; ancak olaylar karşısındaki tutumunu seçme özgürlüğü alınamaz.”
Frankl’a göre insanlar yalnızca mutluluk aramazlar.
Anlam da ararlar. Hayatında anlam bulan bireyler, zorluklarla karşılaştıklarında kurtarıcı beklemek yerine çözüm üretmeye daha yatkındırlar. Çünkü anlam duygusu insana dayanma gücü verir.
Sosyoloji ve davranış bilimlerinde “agency” ( Bireysel Ajans ) olarak adlandırılan kavram, bireyin kendi hayatı ve çevresi üzerinde etkide bulunabilme kapasitesini ifade eder.
Bireysel Ajans, kişinin kendi hayatını etkileyebileceğine, seçimlerinin sonuç doğurabileceğine ve çevresinde belirli ölçüde değişim yaratabileceğine ilişkin kapasitesi ve iradesidir.
Yani insanın yalnızca olayların nesnesi değil, aynı zamanda öznesi olabilmesidir.
Bireysel Ajans sahibi bir insan şöyle düşünür:
- “Şartlar mükemmel değil ama yapabileceğim şeyler var.”
- “Sorunun tamamını çözemeyebilirim ama bir kısmını etkileyebilirim.”
- “Sonuç garanti değil ama denemek benim sorumluluğum.”
Bireysel Ajansı zayıf insan ise daha çok şöyle düşünür:
- “Benim elimden bir şey gelmez.”
- “Birileri çözsün.”
- “Sistem değişmeden hiçbir şey değişmez.”
- “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?”
Dikkat edilirse burada iyimserlikten değil, etki alanına odaklanmaktan bahsediyoruz.
Bireysel Ajans sahibi insanlar her şeyi kontrol edebileceklerine inanmazlar. Tam tersine, kontrol edemedikleri şeylerin farkındadırlar.
Ancak şu soruyu sorarlar: “Bu durumun hangi kısmını etkileyebilirim?”
Örneğin; Ekonomiyi tek başınıza düzeltemezsiniz.
Ama;
- yeni beceriler öğrenebilirsiniz,
- gelir kaynaklarınızı çeşitlendirebilirsiniz,
- tasarruf yapabilirsiniz,
- kariyer planınızı güncelleyebilirsiniz.
İşte Bireysel Ajans (Agency) tam olarak budur.
Sosyolojinin en eski tartışmalarından biri şudur:
İnsanların hayatını kim belirler?
- Bireyler mi?
- Yoksa toplumsal yapı mı?
Bu tartışmada “Structure” (Yapı) kavramı;
- Ekonomik sistem,
- Eğitim sistemi,
- Kültür,
- Aile,
- Hukuk,
- Sınıfsal koşullar gibi bireyin dışında bulunan etkenleri ifade eder.
Agency ise bireyin kendi tercihlerini ifade eder.
Modern sosyolojiye göre: Hayatımız ne tamamen yapılar tarafından belirlenir ne de tamamen bireysel irade tarafından. Gerçek hayat ikisinin etkileşimidir.
Yani; Fakir bir ailede doğmak sizin seçiminiz değildir. Ama bununla ne yapacağınız kısmen sizin seçiminizdir.
Bu nedenle agency, kaderi inka etmek değil, kaderin bıraktığı boşluklarda hareket edebilmektir.
Kanadalı-Amerikalı psikolog Albert Bandura agency kavramının psikolojik temelini oluşturan isimlerden biridir.
Bandura’nın araştırmaları gösteriyor ki insanlar çoğu zaman yeteneksiz oldukları için değil; başarabileceklerine inanmadıkları için vazgeçiyorlar.
Tarihten Bir Örnek:
1940 yılında İngiltere, Nazi Almanyası karşısında son derece zor durumdaydı. Askeri ve ekonomik koşullar parlak değildi.
Ancak toplumun önemli bir bölümü şu psikolojiye kapılmadı:
“Birileri gelsin bizi kurtarsın.”
Bunun yerine;
- Gönüllü savunma birlikleri kuruldu,
- Üretim seferberliği yapıldı,
- Sivil dayanışma arttı.
-
Yani toplumsal agency yükseldi.
Bana göre modern çağın önemli sorunlarından biri bilgi eksikliği değil, agency eksikliğidir.
İnsanlar ne yapmaları gerektiğini büyük ölçüde biliyorlar.
- Tasarruf yapmaları gerektiğini biliyorlar.
- Kitap okumaları gerektiğini biliyorlar.
- Hareket etmeleri gerektiğini biliyorlar.
- Yeni beceriler öğrenmeleri gerektiğini biliyorlar.
Sorun bilgi değil. Sorun, harekete geçme iradesi.
Çünkü birçok insan farkında olmadan kendi hayatının seyircisi haline geliyor.
Robert Swan’ın sözünü agency kavramıyla birlikte okursak ortaya çok güçlü bir soru çıkıyor:
“Hayatımın hangi alanında kendimi etkisiz görüyor ve bir kurtarıcı bekliyorum?”
Çünkü bireysel ajans, dünyayı tek başına değiştirebileceğine inanmak değildir. Dünyayı tek başına değiştiremeyeceğini bilmesine rağmen, kendi sorumluluk alanında harekete geçmeyi seçebilmektir.
Çoğu zaman insan hayatındaki en büyük dönüşümler, tam da bu kararın verildiği gün başlar.
Modern demokrasiler, güçlü kurumlar ve gelişmiş ekonomiler aslında yüksek bireysel ajans kültürünün ürünüdür.
Vatandaşların tamamı sorunları yalnızca başkalarının çözmesini beklediğinde toplumlar durağanlaşır.
Bireylerin belirli ölçüde ve gönüllü olarak sorumluluk üstlendikleri toplumlarda ise ilerleme mümkün hale gelir.
Sonuç:
Belki de artık cesaret edip kendimize şu iki soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Ben yapabileceklerimin hepsini yaptım mı ?
Hayatımın hangi alanında hala bir kurtarıcı bekliyorum?
- Kariyerimde mi?
- Finansal hayatımda mı?
- Sağlığımda mı?
- İlişkilerimde mi?
- Toplumsal meselelerde mi?
Çünkü insanın kontrol edemeyeceği pek çok şey vardır. Ancak kontrol edebileceği şeyler de vardır. Bilgelik, bu ikisini birbirinden ayırabilme becerisidir. Dünyayı değiştirmeye gücümüz yetmeyebilir.
Ama sorumluluk alanımızı genişletmeye her zaman gücümüz yeter. Çoğu zaman beklediğimiz kurtarıcı, dışarıda bir yerde değil; harekete geçmeyi bekleyen kendi irademizin içinde saklıdır kanaatindeyim.
Saygı ile
Serdar DURAT
