TEMİZ DÜNYA İÇİN SON SIĞINAK “UTANMA”
Dünya yalnızca çevresel değil, sosyolojik ve ahlaki düzlemde de hızla kirlenmektedir. Evrensel değerler, insan onuru, adalet duygusu ve gerçeklik fikri her geçen gün biraz daha hoyratça örselenmektedir. Artık yalnızca yanlışların, ayıpların yaşandığı bir çağda değil; bunların sıradanlaştığı, meşrulaştırıldığı ve giderek aleniyet kazandığı bir tarihsel eşikte bulunuyoruz. Neredeyse her gün, insanın yüzünü yere eğdiren, müşterek utanç duygusunu tetiklemesi gereken olaylarla karşılaşıyoruz.
Epstein skandalı, rezilliği, trajedisi bu küresel çürümenin sembolik zirvelerinden biri haline gelmiştir. Bu olay, yalnızca bireysel bir suç dosyası değil; gücün, servetin ve siyasal/toplumsal nüfuzun adalet ve ahlâk üzerindeki tahakkümünü görünür kılan yapısal bir vakadır.
Söz konusu skandal, bireysel sapkınlıktan çok daha fazlasına işaret etmektedir: Sistemin içindeki koruyucu ağlara, kurumsal suskunluklara, bilinçli görmezden gelmelere ve en önemlisi utanma duygusunun kamusal hayattaki aşınmasına…
Çünkü utanma, salt bireysel bir duygu değil; aynı zamanda güçlü bir toplumsal düzenleyicidir. Hukukun erişemediği alanlarda vicdanı, kamusal denetimin bulunmadığı yerlerde içsel otokontrolü devreye sokan bir mekanizmadır. İnsan yalnızca yakalanma ihtimali nedeniyle değil, eyleminin yanlışlığı nedeniyle geri duruyorsa, işte o noktada medeniyet kurucu bir işlev görmeye başlar.
Günümüzde yaşanan ahlaki krizin düğüm noktası tam da burada yer almaktadır. Güç sahibi aktörlerin yüzü kızarmamakta; yalanlar ifşa edildiğinde özür değil, inkar ve saldırgan savunma refleksleri devreye girmektedir. Suçun açığa çıkması geri çekilmeye değil, çoğu zaman daha yüksek sesli bir pervasızlığa yol açmaktadır. Toplumlar skandallarla sarsılmakta, ancak kısa süre içinde kolektif hafıza bu olayları sıradanlaştırarak etkisizleştirmektedir. Utanç duygusunun yerini arsızlık, sorumluluk bilincinin yerini ise pişkinlik almaktadır.
Oysa utanma, insanı insan yapan temel ahlaki duygulardan biridir. Utanabilen insan, kendine dışarıdan bakabilen insandır. Kendi eylemini eleştirel süzgeçten geçirebilen, başkasının maruz kaldığı zararı ve acıyı idrak edebilen bir bilinç düzeyine sahiptir. Bu yönüyle utanma, empati ile ahlak arasında kurulan görünmez fakat kurucu bir köprü işlevi görür.
Sosyolojik kirlenme olarak tanımladığımız olgu, esasında bu köprünün yıkıma uğramasıdır. Normlar ve kurallar yazılı metinler halinde varlığını sürdürebilir; hukuk sistemleri kurumsal olarak işlemeye devam edebilir. Ancak utanma duygusu zayıfladığında, ahlak normatif bir referans olmaktan çıkar ve yalnızca metinsel bir çerçeveye indirgenir. Bireyler “yapmamalıyım” düşüncesiyle değil, “yakalanırsam bedel öderim” hesabıyla hareket etmeye başlar. Bu ise ahlaki bilinç değil, salt risk yönetimidir.
Bu bağlamda temel soru şudur: Bu gidişat kaçınılmaz mıdır? Tarihsel deneyim, hem karamsarlık hem de ihtiyatlı bir umut için gerekçeler sunar. İnsanlık tarihinde ahlaki çözülme dönemleri kadar, değerlerin yeniden inşa edildiği toparlanma evreleri de yaşanmıştır. Toplumlar kimi zaman ciddi kırılmalar ve travmalar yaşamadan köklü bir yüzleşmeye yönelmezler. Ancak ahlaki arınma hiçbir zaman kendiliğinden gerçekleşmez; değerlerin yeniden talep edilmesi, savunulması ve içselleştirilmesiyle mümkün olur.
Bu noktada çözüm arayışının merkezinde utanma duygusunun yeniden toplumsal hayatın kurucu unsurlarından biri haline gelmesi gerekmektedir. Utanmayı bilen insan sayısının artması, yalnızca bireysel erdem düzeyinde bir iyileşme anlamına gelmez; aynı zamanda kolektif ahlakın güçlenmesi demektir. Zira utanma, toplumsal etkileşim yoluyla yayılan bir duygudur. Birinin yüzünün kızarması, başkalarına ayna tutar; birinin “Bu bana yakışmaz” diyebilmesi, başkalarının da kendi eylemlerini sorgulamasına zemin hazırlar.
Ahlaki arınma büyük söylemlerle değil, küçük fakat süreklilik gösteren iç muhasebelerle başlar. Elbette gücü elinde bulunduranların hesap verebilirliği yaşamsal önemdedir; ancak sıradan bireyin kendi hayatında çizdiği sınırlar da en az bunun kadar belirleyicidir. Utanma duygusu yeniden hayatın merkezine yerleştiğinde, insan yalnızca hukuktan değil, kendi vicdanından da çekinmeye başlar. Bu ise kötülüğün toplumsal dolaşımını zorlaştıran en etkili eşiklerden biridir.
Kuşkusuz dünya hiçbir zaman bütünüyle “temiz” olmayacaktır. Ancak utanmanın canlı ve işlevsel olduğu bir toplumsal düzende kötülük bu denli rahat, bu denli pervasız ve bu denli aleni varlık gösteremez.
Son kertede insanlığı yeniden ayağa kaldırabilecek olan şeyin büyük ideolojilerden ziyade, utanabilen/yüzü kızarabilen insanların çoğalması olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü utanma, temiz bir dünya arayışında elimizde kalan son ahlaki sığınaklardan biridir.
Saygı ile
Serdar DURAT
05.02.2026
