BİZ NE ARA ZİHİN VE GÖNÜL DÜNYAMIZI BU KADAR KİRLETTİK?
Hatırlıyor musunuz, sabah dükkanlarının kepenklerini açan esnafın, henüz kendi siftahını yapmamışken komşusuna içtenlikle “Hayırlı işler, bol bereketli kazançlar” dilediği günleri? Hatta ilk satışını yaptıktan sonra gelen müşterisini, “Ben siftahımı yaptım, komşum henüz yapmadı, ondan alın” diyerek yan dükkana yönlendiren insanları…
Bir dostumuz yeni bir işe girişeceğinde “Allah utandırmasın” derdik. Bu iki kelimelik temenninin içinde yalnızca başarı dileği değil, emeğe saygı, iyi niyet, dostluk ve insanın onurunu koruma hassasiyeti vardı. Başkasının başarısını kendi başarısızlığımız gibi görmezdik. Birinin kazancı diğerinin kaybı olmak zorunda değildi.
Gösterişi ayıp sayardık. Varlıklı olmak başka, varlığıyla başkalarını ezmeye çalışmak başkaydı. İnsanların neye sahip olduklarından çok, nasıl insanlar oldukları önemsenirdi. Tevazu bir zayıflık değil, erdemdi. Kanaatkarlık yoksulluğun mazereti değil, ölçülü yaşamanın ve elindekinin kıymetini bilmenin ifadesiydi.
Birine beddua etmekten, bela okumaktan çekinirdik. Öfkemizin bile bir sınırı olması gerektiğini öğrenirdik. Hayatını kaybetmiş insanların arkasından kötü konuşmaktan sakınır, “Allah rahmet eylesin” derdik. Ölümün, geride kalanlara en azından biraz saygıyı ve susmanın erdemini hatırlatması gerektiğine inanırdık.
Yardım ederken “Sağ elin verdiğini sol el bilmemeli” anlayışıyla hareket ederdik. İyiliğin reklamı yapılmaz, ihtiyaç sahibinin onuru korunurdu. Bir insanın yoksulluğu başkasının cömertlik gösterisine dönüştürülmezdi. Paylaşmanın en güzel hali, karşılık beklemeden ve mümkünse kimseye duyurmadan yapılanıydı.
Komşusu açken tok yatmayı içine sindiremeyen bir vicdan anlayışımız vardı. Mahallede bir evden cenaze çıkmışsa o evde yemek pişirilmez, komşular yemek götürürdü. Acısı, matemi olan insanların yanında yüksek sesle eğlenmekten, mutluluğumuzu onların yüzüne karşı sergilemekten utanırdık. Çünkü sevinmenin de üzülmenin de bir toplumsal nezaketi vardı.
Elbette geçmişin her şeyi güzel değildi. O günlerde de haksızlık, kıskançlık, ikiyüzlülük, yoksulluk ve çıkarcılık vardı. Ancak bugün özlemini duyduğum şey kusursuz bir geçmiş değil; insan ilişkilerini düzenleyen, davranışlarımıza sınır çizen, vicdanımızı diri tutan o incelikli değerler dünyası.
Peki, biz ne ara bu değerlerden bu kadar uzaklaştık?
Ne zaman başkasının başarısını alkışlamak yerine küçümsemeyi, kendi başarımızı ise abartarak sergilemeyi alışkanlık haline getirdik? Ne zaman iyiliği görünür olmak için yapılan bir faaliyete, yardımı fotoğraf çekilecek bir gösteriye dönüştürdük?
Ne zaman bir insanın acısı karşısında susup yanında durmak yerine, onun acısından bile tartışma ve gösteriş malzemesi üretmeye başladık? Ne zaman hiç tanımadığımız insanlara kolayca hakaret etmeyi, beddua etmeyi, ölülerin ardından bile kinimizi sürdürmeyi olağan karşıladık?
Daha da önemlisi, ne zaman yanlış davranışlardan utanmayı bırakıp, doğru davranan insanları saf, enayi ve çağın gerisinde kalmış olarak görmeye başladık?
Sanıyorum asıl kırılma noktalarından biri burada.
Çünkü toplumsal değerlerin aşınması yalnızca kötü davranışların çoğalmasıyla gerçekleşmez. O davranışlara karşı duyduğumuz rahatsızlığı kaybettiğimizde, onları kanıksamaya başladığımızda ve nihayet normal kabul ettiğimizde asıl erozyon başlar.
Üstelik bütün bunları yalnızca teknolojiye, sosyal medyaya veya yeni kuşaklara bağlamak da kolaycılık olur. Teknoloji, içimizdeki iyiliği de kötülüğü de görünür kılıyor. Sosyal medya gösterişi ödüllendirebiliyor ama gösterişi icat eden o değil. Kabalığın, bencilliğin ve duyarsızlığın sorumluluğunu yalnızca ekranlara yükleyemeyiz.
Biraz da kendimize bakmamız gerekiyor.
Çocuklarımıza ve gençlerimize hangi davranışlarımızla örnek olduk? Onlara dürüstlüğü öğütlerken dürüst insanlarla alay edenlere ne kadar karşı çıktık? Tevazudan söz ederken gösterişi ne kadar alkışladık? Saygıyı anlatırken farklı düşünen insanlara nasıl davrandık? Başkalarının hakkını savunurken kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti gösterebildik mi?
Gelenek ve göreneklerimizi korumak, geçmişteki her alışkanlığı sorgulamadan bugüne taşımak değildir. Bazı gelenekler zamanla değişmeli, bazıları da insan onuruna ve çağın gereklerine uygun biçimde yeniden yorumlanmalıdır. Ancak dürüstlük, merhamet, vefa, tevazu, mahremiyete saygı, dayanışma ve başkasının acısını hissedebilme yeteneği zamana göre geçerliliğini yitiren alışkanlıklar değildir. Bunlar birlikte yaşamanın ahlaki temelidir.
Bugün asıl sorgulamamız gereken, bu değerleri neden kaybettiğimiz kadar, kaybolmalarına neden bu kadar sessiz kaldığımızdır.
Belki gündelik hayatın telaşında fark edemedik. Belki kişisel başarıyı, maddi kazanımı ve toplumsal statüyü gereğinden fazla önemsedik. Belki kötülüğün sıradanlaşmasına, nezaketin zayıflık; alçakgönüllülüğün özgüvensizlik; dürüstlüğün beceriksizlik olarak algılanmasına yeterince itiraz etmedik.
Oysa bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca ekonomik büyüklüğüyle, teknolojik gelişmişliğiyle veya sahip olduğu imkanlarla ölçülemez. İnsanlarının birbirine duyduğu güven, gösterdiği saygı, ortak acılar karşısındaki dayanışması ve güçsüz olanın onurunu ne ölçüde koruyabildiği de o toplumun gelişmişliğinin göstergeleridir.
Ben geçmişe dönelim demiyorum. Geçmişin bütün alışkanlıklarını bugüne taşıyalım da demiyorum. Ama geleceğe yürürken bizi insan yapan değerleri geride bırakmayalım istiyorum.
Çünkü bir toplum, kaybettiği maddi varlıklarını yeniden kazanabilir. Yıkılan binalarını yeniden inşa edebilir. Ekonomisini toparlayabilir. Teknolojik eksiklerini giderebilir.
Ama aşınan vicdanı, kaybolan güveni ve unutulan insanlık inceliklerini yeniden inşa etmek çok daha uzun, çok daha zahmetli bir süreçtir.
Belki de artık birbirimize sormamız gereken soru yalnızca “Biz ne ara bu hale geldik?” değildir.
“Bütün bunlar gözlerimizin önünde yaşanırken biz ne yaptık, neye sessiz kaldık ve bundan sonra neyi değiştirmeye hazırız?”
Çünkü zihnimizi ve gönlümüzü kirleten yalnızca kötülük yapanlar değildir. Bazen iyiliği, nezaketi ve vicdanı savunmaktan vazgeçenlerin sessizliği de bu kirlenmenin bir parçası olur.
Bir toplumun vicdanı bir günde kaybolmaz. Önce küçük incelikler terk edilir, sonra yanlışlar kanıksanır, en sonunda da insanlar kaybettikleri değerlerin yokluğunu bile hissetmemeye başlarlar.
Saygı ile
Serdar DURAT
