MOR CEPKEN
Bazen bir giysi, sadece bir kumaş olmaktan çıkar,sembole ve hafızaya dönüşür. Geçtiğimiz günlerde bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren’i New York’ta alışılmış mekanından oldukça farklı bir yerde gördük. Laboratuvarda değil, New York Moda Haftası kapsamında New York Borsası’nın tarihi işlem salonunda düzenlenen bir defilenin podyumundaydı. Üzerinde ise sıradan bir kıyafet yoktu: Mor bir Cepken vardı.
Sevgili Dağdeviren Hoca, cinsel şiddete ve özellikle mağdurun kıyafeti üzerinden suçlanmasına karşı düzenlenen “What Were You Wearing?” etkinliğinde, tasarımcı ve araştırmacı İkbal Gülin Şenyuva Aktuğ tarafından hazırlanan çağdaş Mor Cepken’i taşıdı.
Böylece Anadolu’dan gelen bir öykü, binlerce kilometre ötede bambaşka bir bağlamda yeniden hayat buldu.
Yıllardır anlatılan Mor Cepken hikayesi Yörük ve Türkmen kadınlarına uzanıyor. Anlatıya göre bir anne, kızını evlendirirken çeyiz sandığına mor renkli bir cepken koyardı. Fakat bu, günlük hayatta giyilmek üzere hazırlanmış sıradan bir giysi değildi.Anne kızının onu hiç giymemesini dilerdi. Çünkü rivayete göre kadın evliliğinde şiddete, ağır bir haksızlığa veya dayanamayacağı bir muameleye uğradığında Mor Cepken’i giyerek obanın ya da köyün ortak alanına çıkardı.
Konuşmasına gerek yoktu. Üzerindeki cepken zaten konuşurdu.
Kadının yaşadığı haksızlığı topluluğa duyuran sessiz bir çağrıydı bu. “Yardıma ihtiyacım var” demenin, sesini yükseltmeden sesini duyurmanın sembolüydü.
Fakat burada tarih ile anlatıyı birbirinden ayırmak gerekiyor.
Mor Cepken’in gerçekten yüzyıllardır uygulanmış yerleşik bir Yörük-Türkmen geleneği olup olmadığı bugün tartışmalıdır. Süleyman Demirel Üniversitesi Yörük Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından yapılan açıklamada, saha araştırmalarında ve tarihsel kayıtlarda böyle bir geleneği doğrulayan verilere rastlanmadığı; bugün bilinen hikayenin edebi bir anlatıdan yaygınlaşmış olabileceği belirtiliyor. Belki de Mor Cepken’in bugünkü anlamını değerli kılan tam olarak budur.Bir geleneğin tarihsel olarak ne kadar eski olduğundan bağımsız biçimde, bir toplumun ona zaman içinde yüklediği anlam da kültürel hafızanın parçası olabilir.
Çünkü Mor Cepken bugün bize çok eski ama hala güncel bir meseleyi hatırlatıyor:Bir kadının uğradığı haksızlığı duyurabilmek için neden özel bir işarete ihtiyaç duyması gerekir?
Canan Dağdeviren’in New York’ta taşıdığı çağdaş Mor Cepken de bu nedenle yalnızca estetik bir tasarım değildi. Hatay’ın ham ipeğinden Denizli dokumalarına, Hereke kumaşlarından geleneksel el işçiliğine kadar Anadolu’nun farklı bölgelerinden izler taşıyan eser, geçmişten bugüne kadın emeğini ve dayanışmasını bir araya getiriyordu.
Üstelik bunu bir bilim insanının taşıması bana ayrıca anlamlı geliyor.
Bilim, özünde insanın dünyayı anlamaya çalışmasıdır. Kültür ise insanın yaşadıklarını anlamlandırma biçimlerinden biridir. O gece New York’ta bu iki dünya aynı kişinin üzerinde buluştu.
Mor Cepken artık yalnızca geçmişe ait olduğu anlatılan bir giysinin adı değildi. Kadının görülme, duyulma ve korunma talebinin sembolüydü.
Asıl dileğimiz, böyle sembollere giderek daha az ihtiyaç duyacağımız bir toplum kurabilmek olmalıdır. Kadının sesini duyurabilmek için bir meydana çıkmak zorunda kalmadığı; uğradığı şiddeti kanıtlamak, yaşadığı haksızlığı topluma kabul ettirmek veya kendisini koruyabilmek için sembollere sığınmak zorunda olmadığı bir toplum…
Mor Cepken’in hikayesini yaşatalım. Ama onu romantikleştirirken temsil ettiği acıyı unutmayalım. En önemlisi, ister gerçek bir tarihsel gelenekten ister zamanla güç kazanmış bir kültürel anlatıdan doğmuş olsun, onun taşıdığı mesajı anlayalım:
Dilerim hiçbir kadın, hiçbir yerde, hiçbir zaman “Mor Cepken”’i giymek zorunda kalmasın.
Sevgi ile
Serdar DURAT
